Amyotrofik lateral skleroz (ALS) günü-21 Haziran

Amyotrofik lateral skleroz (ALS), aynı zamanda motor nöron hastalığı olarak da anılan, merkezî sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgede motor sinir hücrelerinin (nöronlar) kaybından ileri gelen bir hastalıktır.
Hastalık, merkezî sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgede motor sinir hücrelerinin (nöronların) kaybından ileri gelir. Bu hücrelerin kaybı kaslarda güçsüzlük ve erimeye (atrofi) yol açar. Ayrıca erken ya da geç hareketin birinci nöronu da hastalanır. Zihinsel fonksiyonlar ve bellek ise bozulmaz.
Kaslardaki zayıflık ellerde ya da bacaklarda, ağız-yutak bölgesinde ya da dilde başlayabilir ve sürekli ilerleyerek yayılır. Bu yayılma “bulber” alandaki kasları da tutabileceği için konuşma ve yutma güçlüğüne neden olabilir. İleri evrelerinde solunum yetersizliğine de yol açabilir. Genellikle erişkin yaşlarda (40-50) ve erkeklerde, kadınlara göre biraz daha sık görülür. Görülme sıklığı (prevalansı) 100.000 de 1-1,5 civarındadır. Daha genç ve daha ileri yaşlarda da ortaya çıkabilir ve genellikle zayıf insanlarda görüldüğü dikkat çekmektedir.
ALS hastalarının ortalama üç ila beş yıl yaşayabildikleri belirlenmişse de, daha uzun süre yaşayan kişiler de vardır.
ALS hastalığına yakalanmış birçok ünlü kişi bulunmaktadır. Amerikan beyzbol oyuncusu Lou Gehrig, İngiliz aktör David Niven, Leeds United ve İngiltere Futbol Federasyonları menajerleri Don Revie ve Dieter Dengler, metal müzik gitaristi Jason Becker, Amerikan caz müzik basçısı Charles Mingus, matematikçi Fokko du Cloux, İngiliz fizikçi Stephen Hawking, Çinli lider Mao Zedong, Türk futbolcular Sedat Balkanlı ve İsmail Gökçek, Amerikan politikacı Jacob Javits bu hastalığa yakalanmış ünlü kişilerden bazılarıdır.

Ağrı’da İki Doktorun Kavgası Sağlık Camiasını Derinden Sarstı!

Ağrı Devlet Hastanesi Başhekim Vekili Ö.D. ile aynı hastanede Radyoloji Uzmanı olarak görev yapan M.M. arasında çıkan tartışma kavgaya dönüştü. Kavgada Başhekim Vekilinin kolu kırılırken, Ö.D’nin emri ile yaklaşık 15 güvenlik görevlisi tarafından darp edildiği iddia edilen Dr. M.M ise tedavi altına alındı. Her iki doktor da birbirinden şikayetçi oldu.

(daha&helliip;)

Tıp Fakültesi öğrencileri ve Hocalar bu karara tepkili!

İstanbul Üniversitesi bünyesindeki Tıp Fakülteleri’nin yeniden yapılandırma projesi kapsamında okulların Temel Bilimler bölümlerinin taşınması, yapılan İÜ Yönetim Kurulu toplantısında karara bağlandı. 4 Haziran’da Yönetim Kurulu’nda alınan karara göre Temel Bilimler Bölümleri üniversitenin Avcılar Kampüsü’ne taşınacak. (daha&helliip;)

Ben babamın kızıyım..

Ben babamın kızıyım
Onun gibi Atatürkçüyüm mesela
Devrimci bir ruhum var anlayacağın
Öyle kanun kural tanımam diyememde tanımam işte
Bozuk düzende makam adamı olmam
Bağımsızlık karakterimdir ödün veremem!
İlke adamıyımdır aslında
Biraz asilik var serde
Dağ bayır sevmemde hep bu yüzden işte
Yine de bilmelisin
Adalet önünde kıldan incedir boynum.
Onun gibi ülkücüyüm mesela
Söz konusu vatansa gerisi teferruat derim
Milletim Türktür benim!
Ay yıldızlı al bayraklı yiğidimin alnından öperim…
Anlayacağın bizde vatan millet sevdası miras gibi
Atadan evlada geçer
Ve ekler ölüm hak miras helaldir…
Onun gibi bir lokma bir hırka derim mesela
Bölerim ekmeğimi eşe, dosta… ve muhtaca
Onun gibi toprak sevdalısıyım mesela
Bir karış yerimi satmam sattırmam
Onu da say sen zaten benim neslime!

Ben babasının kızı olanlardanım,
Yani babamın kızıyım

Ben babamın kızıyım,.
Onun gibi yürürüm yolda
Dik ve topuklarını yere vura vura.
Onun gibi konuşurum mesela
Hicveder, tebessüm ederim
Yerli yerince ve kimi zaman ağırdır sözlerim…
Bazen anlaşılmaz, hoş anlaşıldığında da
Geçmiş olsun derim…
Öyle her babayiğit de altından kalkamaz anlayacağın
Hitabeti o öğretti ya
Bir nevi taklit aslında benimkisi
Yoksa onun gibi olmak istemek mi demeli
Özentiden mi demeli,öğreti mi demeli
İnan bilemedim…

Ben babasının kızı olanlardanım
Yani babamın kızıyım

Ben babamın yürekli, erkek kızıyım
Bakmayın kadın olduğuma
En az onun kadar adamım
Hoş adamlık cinsiyet değil şahsiyet meselesidir ya
Neyse…
Çok fazla toplumsal cinsiyet rollerine takılmamak gerekir
Ya da farklılıklara anatomik fizyolojik… adı her ne olursa işte ona
Onun gibi davranırım mesela
Girdiğim her ortamda
Sevecen, güler yüzlü… ve net
Onun gibi her an açıktır kapım
Öyle naz niyaz etmek nedir bilmem
Saat kaç hiç demem!
Onun içtiği gibi içerim mesela
Rakıyı sek, şarabı kırmızı… ve de sigarayı sert
Onun gibi dalarım sohbete
Yoktur ortam sıkıntım
Siyasetten spora, dinden felsefeye… ya da
Hiç fark etmez vardır nasılsa
Edecek bir iki kelam bellekte…
Maksat muhabbet olsun
Ortamda herkes şen dursun!
Onun gibi çapkınım mesela
Ne gelene niye geldin derim
Ne de gidene nereye diye sorarım…
Anlayacağın beklentilerle girmem öyle ilişkilere
Nasipse der geçerim… nasip değilmiş der giderim.

Ben babasının kızı olanlardanım
Yani babamın kızıyım.

Ben babamın kara kızıyım
Onun gibi giyinirim mesela
Markaya takılmadan kendime yakışanı
Onun sevdiği renkleri severim
Oysa onun çok geniş değildir renk yelpazesi
Beyaz, yeşil, kahve, mavi,…kırmızı
İllaki de siyah anlayacağın
Babama göre asaletin timsali…
Malüm asalet soydan gelir
Boydan ya da renkten değil..
Bizim de paşa dedelerimiz olmadı ya
Çanakkale, Yemen, … ve Balkan Cephelerinin
Şehidi, gazisi ya da çocuğu oldu dedelerimiz…
Ruhları şad o ellere selam olsun!

Ben babasının kızı olanlardanım
Yani babamın kızıyım.

Ben babamın asabi kızıyım
Malum bu işler genetik meselesi
Yaradan a karışmak olmaz
Huy bu ya; Can çıksa o çıkmaz!
Onun gibi çelikten sabrım mesela
Tekerimin önüne taş, yoluma engel,
Sınırlarıma ihlal tanımam
Hele bir de ihanet edilmeye görsün
Meleği çıkarır iblisi giyerim!
Onun gibi inatçıyım mesela
Onun gibi affederim
Ve onun gibi kin güderim!
Onun gibi yufkadır yüreğim aslında
Ağlayana dayanamam…
Yardım dilenene koşmadan duramam.

Ben babasının kızı olanlardanım,
Yani babamın kızıyım.

Ben babamın kızıyım,
Onun gibi minnet eylemem mesela
Boyun bükmem…
El pençe divan durmam kimsenin önünde
Hele hele el etek öptüremez hiç kimse
Bir yaradan a secde ederim
Bir de ona el açar, dilenirim…
Onun gibi kavga ederim, onun gibi tartışırm mesela
Öleceğimi bilsem davamdan dönmem!
Dayak yiyeceğimi bilsem, bitmeden çıkmam o kavgadan
Anlayacağın onun gibi karadır gözüm
Öyle üç beş tehdide kulak asmam!

Ben babasının kızı olanlardanım,
Yani babamın kızıyım.

Ben babamın sayısalcı, akılcı ve deli kızıyım
Onun gibi matematikçiyim mesela
Onun gibi tarihleri unutmam
Aklın yolu birdir anlayacağın
Doğruda tektir,
Öyle eğilip doğrulmaz kırıldı mı kırılır be arkadaş!
Onun gibi sözüm sözdür mesela
Yemine gerek duymam!
Anlayacağın onun gibiyim
Deliyim, doluyum,duruyum…
Vefasız falan da değilim
Sadece değer ile eder hesabımı iyi yaparım
Değerime de eder biçtiremem!
Kimseyle de açık kalmaz benim hesabım arkadaş
Onun gibi er ya da geç ödeşirim.
Mahşere kalmaz değil kalanı da vardır elbet
Yine de bu dünyadan oraya yük götürmemeli insan…
Nasılsa hakkın yolu bir!

Ben, babasının kızı olanlardanım
Yani babamın kızıyım!

Ben babamın arşivci kızıyım
Onun gibi eskiciyim mesela
Onun gibi kıyamam güncellenmiş olsa da eski kitaplara
Gazetelere, dergilere… makalelere
Oymalı ahşaplara, sedir divanlara… ya da dokuma kilim, halılara.
Tarih, harabe… ören merakım da bu yüzden anlayacağın
Onun gibi severim hayvanları mesela
Köpek, kedi… ya da kuş
Hiç fark etmez evde ya da sokakta alır bakar beslerim.
Onları korumadan, doyurmadan uyuyamam anlayacağın…
Merhametli bir yanım gaddar olan diğer yarım aldırma.
Onun gibi eğersiz binerim ata mesela
Beyaz kısraklara merakımda hep bu yüzden
Onun gibi çakımı ayırmam yanımdan mesela
Temkin ve tedbir der malum ortam kötü
Sen hele kendini kolla varsa ölüm işin ucunda
Eşhüdü el la ilahe illahlah…!
Onun gibi üzümlü çifte kırma
Ve ya gümüş kabzalı, bilemedim sedef kakmalı
Yedi atmış beşlik tutkumda hep bu nedenledir ya…
Sen bunlara aldırıp yine de kafanı yorma arkadaş
Ben babam gibi bir beni bilirim bir de haddimi!

Ben babasının kızı olanlardanım,
Yani babamın kızıyım.

Ben babamın çocuk kadın evladıyım
Hiç büyümeyen yine de hep erişkin kalanıyım.
Onun gibi severim çocukları ya da yaşlıları mesela
Dil, din, ırk… renk ayrımı yapmaksızın
Şapur şupur öpe öpe, mıncıklaya mıncıklaya çocukları
Efendi efendi, edepli ve saygıyla büyükleri
Onun gibi sokaklarda oynayan çocuklarla dayanamam mesela
Toz, çamur… topuklu ayakkabı, takım elbise fark etmez
Atar ayakkabıları kenara , asar ceketi… toplar eteklerimi
Körebe, çelik çomak ya da yakar top
Bazende sek sek…
Anlayacağın onun gibi çocukla çocuk,
Yetişkinle yetişkin..
Onun gibi işte,
Hiç büyümeyen çocuk içimde,
Umut dolu bakışlar gözümde,
Hedefler ve yarınlar önümde,
Daima güçlü, kararlı, çalışkan….
Biraz da sakıncalı ve yasaklı!

Ben Babasının Kızı Olanlardanım
Yani Ben Babamın Kızıyım!

Nilüfer Aydemir

Prostat Kanseri

Gerçekten de erkekler Mars’tan kadınlar Venüs’ten mi geliyor bilmiyorum ama erkekler prostattan, kadınlar memeden gidiyor. Prostat kanseri tüm dünyada erkeklerde en sık görülen kanser. Ama kadınlar kadar şanssız değiliz, çünkü prostat kanseri memeye göre daha iyi seyrediyor. Postmortem çalışmalarda insidental olarak %70′e varan oranlarda prostat kanseri bildirilmiş. Türkçesi, denebilir ki neredeyse her erkekte prostat kanseri gelişir. Önemli olan ölmeden önce bir gün bunun hastalık olarak karşınıza çıkıp çıkmadığı, hastalığınızın ne kadar hızlı ilerlediği ve tedavilere yanıt verip vermediğidir. Eski Türk filmlerinin klasikleşmiş kanser draması prostat kanseri için her zaman geçerli değildir.

İyi huylu prostat büyümesi ile ilgili yazımızda prostatın yani kestaneciğin anatomisinden kabaca bahsetmiştik. Prostat kanserinin çıktığı yer kestanenin kabuğu. Bu nedenle parmakla prostat muayenesi çok önemlidir. Filmlerle saptanamayan prostat kanseri muayene esnasında kemik sertliğinde bir nokta olarak ele gelir. Kırk yaşın üstündeki her erkek yılda bir mutlaka prostat muayenesi yaptırmalıdır. Prostat kanserinin ailevi olabildiği ve bu durumda daha ağır seyredebildiği biliniyor. Yani babanız size kötü bir miras bırakmış olabilir.

PSA, prostat muayenesi kadar önemli ve gene kırk yaşından sonra yılda bir baktırılması gereken heryerde yapılabilen basit bir kan tahlilidir. PSA her ne kadar iyi huylu prostat büyümesi ve prostat iltihabında da yükleselebilse de 10′ün üzerinde saptanması %50 kanser demektir.

PSA ve prostat muayenesi birlikte değerlendirilerek gerekli ise prostat biyopsisi kararı alınır. Maalesef biyopsi de özel bir ultrason aleti ile makattan yapılıyor. Ultrason klavuzluğunda prostattan sistemik bir şekilde belli sayıda parça alınarak mikroskop ile patolojik değerlendirme yapılır. İşin adını koyan bu biyopsidir. Hastalar ellerinde bundan sonraki hayatlarını belirleyecek patoloji rapor kağıdı ile gelir. Prostat kanseri hastalarının yolu bu üroloji poliklinik viziti ile ayrılır. Hastalardan bir kısmı 6 ay sonra görüşmek üzere çıkıp evine gider. Bu hastalar PSA takibine alınır. Bir yılın sonunda PSA değerleri göz önüne alınarak biyopsi tekrarlanabilir. Ne ilaç ne ışın tedavisi…

Bir kısım hastaların ise prostata sınırlı fakat mutlaka tedavi edilmesi gereken prostat kanseri vardır. Bu hastaların ise önünde iki seçenek vardır; ürolog radyasyon onkoloğuna bir mektup yazarak hastayı radyoterapiye yönlendirir ya da anesteziste yollayarak ameliyat hazırlıklarını başlatır. Bu seçim büyük oranda hastanın kararı olmalıdır. Prostata sınırlı kanserin tedavisinde radyoterapi ve radikal prostatektomi benzer onkolojik sonuçlara sahiptir.Üroloğunuz şayet prostatı almaya kalkarsak düşük bir ihtimal de olsa idrar kaçırma ve sertleşme problemi gibi sorunlarınız olabileceğini anlatır. Bu durumlar kanserin yanında basit gibi durabilir. Prostat ameliyatından sonra kanserden tamamen kurtulmuş ve hayata yeninden merhaba demiş birini tekrar düşündüğümüzde idrar kaçırmak ya da sertleşme yetersizliği önem kazanabilir. Üroloğun kapısını aşındırmaya devam. Belki sertleşme problemi için size iyi bir androlog arkadaşını da önerir.

Radyoterapinin de kendine özgü yan etkileri vardır. En önemlisi kanseri tedavi eden bu yöntemin de bir kanser sebebi olmasıdır. Ayrıca radyasyon hastaları oldukça rahatsız eden ağrılı mesane iltihaplarına neden olabilir.

Üçüncü grup hastaların PSA değerleri 100′ün üstündedir ve çoğunlukla kemik ağrıları ile doktora başvururlar. Kemik ağrıları prostat kanserinin kemiklere sıçramasından kaynaklanır. Bu hastalar için ameliyat artık bir seçenek değildir. Bu aşamada kurallar biraz katılaşır ve doktorunuz size pek seçenek bırakmaz. Hasta onkoloji hekimine yönlendirilir ve ilk olarak hormon tedavisi başlanır. Androjenler yani erkeklik hormonları prostat kanserinin en büyük sorumlusudur. Erkeğe ait tüm fizyolojik ve psikolojik özelliklerin oluşmasını sağlayan bu hormonlar aynı zamanda iyi huylu prostat büyümesi ve prostat kanserine sebep olurlar. Yani prostat kanseri erkek olmanın bedeli gibidir bir anlamda. Hormon tedavisi ile androjenlerin etkisi ortadan kaldırılmaya çalışılır. Böylece hastalığın ilerlemesi engellenir. Hormon tedavisi ile bu sağlanamadığında hasta ufak bir ameliyat için onkologdan tekrar üroloğa yönlendirilir. Bu ameliyat ile androjenlerin kaynağı olan testisler alınır.

Kanser bir süre sonra hormona dirençli hale geldiğinde çeşitli kemoterapi ilaçları kullanılır. Bu tedaviler de oldukça etkilidir ve hastalığın ilerlemesi durdurulabilir. Tıpkı iyi huylu prostat büyümesinde olduğu gibi prostat kanseri de idrar yapma zorluğuna neden olabilir. Kapalı bir şekilde yapılan prostat kazıma ameliyatları bu durumda da uygulanabilir.

Prostat kanseri üzerine her yıl yüzlerce çalışma yapılmakta ve sürekli yeni tedaviler geliştirilmektedir. Prostat kanseri ile ilgili söylenecek çok şey var belki ama kanser olmak hakkında hiçbir fikrim yok. Bir çok kanser hastası gördüm ama nasıl bir his olduğunu biliyorum demek ukalalık olur. Tıpkı Franz Kafka’nın Dönüşüm kitabındaki karakterin bir sabah koca bir böcek olarak uyanması gibi elinize patoloji raporu ile üroloğun kapısından kocaman bir tümör olarak çıkarsınız. Bununla mücadele etmek gerçekten kolay birşey değildir.

Siz siz olun yılda bir PSA baktırın, prostat muayenenizi olun; prostatanız gözünüzün önünde olsun.

Yazarın tüm yazıları için; www.urologdroktayozman.com

Babalar günü tarihçesi..

Babalar Günü…
Acaba Anneler Günü’ne karşı bir gün olarak mı ortaya çıktı. Bir çok kişi belki de Babalar Günü’nün de bir tarihçesi olduğunu bilmiyor.
Aslında Anneler Günü kadar eski olmasa da Babalar Günü’nün de 91 yıllık bir geçmişi var.
Ama bazı tarihçiler, Babalar Günü’nün Antik Roma’da bile kutlamasının yapıldığını belirtiyorlar. Haziran ayının 3. Pazarı olarak kutlanan Babalar günü’nün bazı araştırmacılar tarih belirtmezken Babalar Günü’nün Batı Virginia’da ortaya çıktığını savunmaktadırlar. Bu araştırmacılar Batı Virginia’da yaşayan John Dowdy’nin annesi öldükten sonra onun yerini alan babası için böyle bir gün kutlanmasını istediğini söylemektedirler. Yine bazı araştırmacılara göre ise 1910 yılında Washington’daki John Bruce Dodd’un 6. Çocuğunun doğumu sırasında hayatını kaybeden annesinin ardından hayatını çocuklarına adayan babası William Smart’a özel bir gün armağan etmek amacıyla bu fikri ortaya attığını belirtmektedirler.
Küçük yaşta annesini kaybeden Dodd’u ve beş kardeşini, babaları William Jackson Smart büyütmüş. Babasının bir yandan çiftlikte çalışıp öte yandan altı çocuğa bakmasının zorluklarını farkeden Dodd, anneler günü kutlanırken babalar günü’nün olmayışını büyük bir haksızlık olarak nitelendirmiş . Hemen babasının doğum günü olan 5 Haziran’ın babalar günü ilan edilmesi için çalışmalara başlamış. Ama bu çalışmalar bir sonraki yılın 19 Mayıs’ına kadar sürmüş.
Babalar Günü ilk kez 19 Haziran 1910’da Washington’ın Spokane şehrinde kutlanmıştır. Bu tarihten sonra ABD’nin diğer eyaletlerine yayılmıştır. Ancak Babalar Günü resmi olarak 1924 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Calvin Coolidge’in desteğiyle kutlanmıştır. 1966 yılında ise o dönemin başkanı Lyndon Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazar gününün Babalar günü olarak kutlayacağını açıklayan bir bildiri yayınlamıştır. Katoliklerin Babalar Günü’ne getirdikleri yorum ise diğer araştırmacılardan çok farklıdır. Onlar bu kutlamayı dini açıdan ele alıp Peygamberleri Hazreti isa’nın babası anısına, Mart ayının 19’unu St. Joseph Günü adı altında babalarına armağan etmişlerdir.

Her ne olursa olsun,iyiki babalar günü de var. Tüm babaların ve baba adaylarının babalar günü kutlu olsun.Babalarını kaybetmiş olanların da babalarına Allah’tan rahmet diliyorum… Mekanları cennet olsun..

Babalarınıza iyilik ediniz ki; oğullarınız da size iyilik etsin.

Hz. Muhammed (s.a.v)

Kuzey Kore: AIDS, Ebola, SARS ve MERS’i iyileştiren ilaç yaptık

Kuzey Kore, “Kim Jong-un’un himayesindeki” bilim adamlarının ginseng ve açıklanmayan başkaca malzemelerle AIDS, Ebola, SARS ve MERS’i tedavi eden mucizevi bir ilaç ürettiğini öne sürdü.Tarihinin en büyük kuraklığıyla mücadele ederken, bir yandan da nükleer programını devam ettiren ülke, aynı ilacın 2006 ve 2013’te yaşanan ölümcül kuş gribi salgınını da yok ettiğini iddia etti.

  
Kuzey Kore’nin resmi haber ajansı aracılığıyla dünyaya duyurulan haberin, komşu Güney Kore’nin solunum yolu hastalığı Mers’e onlarca kurban verdiği döneme denk gelmesi ise dikkat çekti.

Konuya ilişkin neredeyse hiçbir ayrıntı vermeyen Kuzey Kore’nin, dünyanın en büyük ginseng üreticilerinden olduğu biliniyor. 

Kaynak: HÜRRIYET

İNSAN VÜCUDUNDA YENİ BİR ORGAN BULUNDU.”MİKROBİYATA”

Varlığını yeni fark ettiğimiz kalp, akciğer, böbrek, beyin veya dalak gibi bir “organımız” var.

Bu yeni organın diğerlerinden en önemli farkı anne karnında iken bu organa ait tek bir hücre bile bulunmaması ve dünyaya geldikten sonra gelişmeye başlaması.

Bu, öyle ufak tefek bir organ da değil; onlarca trilyon hücreden oluşuyor, ağırlığı da 2 kilogramı buluyor.

Bu yeni organın adı “bağırsak mikrobiyotası”.

Bağırsak mikrobiyotası nedir?

İnsan vücudunda 100 trilyon hücre bulunduğu tahmin ediliyor; bundan 10 misli fazla miktarda mikrop da vücudun deri, ağız, vajina, bağırsaklar gibi çeşitli bölgelerinde yerleşmiş bulunuyor.

Bu mikroplar bulundukları yerlere göre daha önce o bölgenin “florası” olarak adlandırılırdı; flora yerine artık “mikrobiyota” tabiri kullanılıyor.

Bağırsak mikrobiyotası” dendiği zaman bağırsaklarımızda yaşayan tüm mikropları anlıyoruz.

Bağırsak mikrobiyotasında en azından 1.000 farklı türden bakteri ve bunlara ait 3 milyondan fazla gen (insan genlerinden 150 misli fazla) bulunuyor ve bunların ağırlığı 2 kilogramı buluyor.

Bağırsak mikrobiyotası bir organ olarak kabul ediliyor

Bağırsak mikrobiyotasının vücudun çeşitli fonksiyonlarının yerine getirilmesindeki vazifeleri sebebiyle ayrı bir “organ” olarak kabul ediliyor.

Bu, dünyaya geldiğimizde sahip olmadığımız bir organdır.

Bebek anne karnında steril bir ortamda gelişir ve ilk mikropları dünyaya gelirken annenin doğum kanalından, vajinasından, derisinden, memesinden ve soluduğu havadan alır.

Bağırsak mikrobiyotasının, dünyaya gelişinin üçüncü gününde bebeğin beslenme şekline göre değiştiği tespit edilmiştir: Anne sütü emen bebeklerin bağırsak mikrobiyotasına “bifidobakteriler” hâkim olur.

Üç yaşına gelindiğinde bağırsak mikrobiyotası artık belirlenmiş ve erişkinlerinkine benzer bir hâle gelmiştir; mikrobiyota bundan sonra daha yavaş bir değişim gösterir ve bu ömür boyu sürer.

Bağırsak mikrobiyotasının önemli vazifelerinden bazıları

Mide ve ince bağırsaklar tarafından sindirilemeyen besinlerin sindirimine yardım eder.

B ve K vitaminlerinin yapımını sağlar.

Bağırsaklarda hastalık yapabilecek bakterilerin yerleşmesine mani olur.

Bağışıklık sisteminin önemli bir elemanıdır; bir bariyer vazifesi görür.

Kanserden damar sertliğine, obeziteden diyabete ve alerjilere kadar sayısız hastalığın ortaya çıkmasında rolü vardır.

Bağırsak mikrobiyotası kimlik kartı gibi

İnsanların bağırsak mikrobiyotasının üçte biri insanların çoğunda aynıdır, üçte ikisi ise insandan insana çevreye ve diyete göre farklılık gösterir.

Bağırsak mikrobiyotası, tıpkı parmak izi veya retina gibi kişilere özgü bir kimlik kartı olarak da görülebilir.

Bağırsaklarda yaşayan 1000 farklı bakteri türünden 150-170’ i baskın bakteriler olarak bulunur.

Bağırsak mikrobiyotası, diyette bulunan ögelere geçici veya sürekli olarak alışkanlık kazanır: Japonlar günlük diyetlerinin bir parçası olan deniz yosununu deniz bakterilerinden edindikleri mikropların enzimleri sayesinde hazmederler.

Bağırsak mikrobiyotası değişikliklere uyum sağlayabilirse de dengesi bazı özel durumlarda bozulabilir; buna “disbiyosiz” denir.

Disbiyozis, fonksiyonel ve enflamatuar bağırsak hastalıkları, alerjiler, obezite ve diyabet ile ilişkilendirilir.

Prebiyotik ve probiyotiklerin bağırsak mikrobiyotasına müspet etkileri vardır.

Faydalı mikroplar için besin vazifesi gören prebiyotikler, bu mikropların üremeleri ve aktivitelerini artırarak bağırsak mikrobiyotasının fonksiyonlarının daha iyi olmasını sağlarlar.

Yoğurt, kefir gibi fermente yiyeceklerde bulunan probiyotikler de bağırsak mikrobiyotasının dengesini, bütünlüğünü ve çeşitliliğini sürdürmesini sağlarlar.

Gelelim neticeye

Bağırsak mikrobiyotası varlığını yeni keşfettiğimiz, hastalıklardan uzak yaşayabilmemiz için çok önemli olan bir organımız.

Kanser, kalp krizi, astım, obezite, hipertansiyon, depresyon bağırsak mikrobiyotası ile ilişkilendirilen hastalıklardan sadece bazıları.

“Geç bulduğumuz” bu organımızı “çabuk kaybetmemek” için ona gözümüz gibi bakmamız gerekiyor.

Yeni organımıza  “sayın” ön adının eklenmesini yani “sayın bağırsak mikrobiyotası” denmesini teklif ediyorum.

O, bunu çoktan hak ediyor.

Yazan: Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

Hande Arpat: Yeni mezun hekim kardeşime mektup

Genç meslektaşım,
En az altı yıl sürmüş olan ve dünyanın en zor ve ağır eğitimlerinden biri olan tıp eğitimini tamamladın nihayetinde. Öncelikle tebrik ederim, iyi ki geldin aramıza.
“Hükümetin Değil Halkın Doktoruyuz”, “Proleterleşen hekimler işçi sınıfı saflarına”, “Dr. Che’nin İzindeyiz”, “Sağlıkta şiddet istemiyoruz” gibi pankartlardan birini tutuyordun belki mezuniyetinde; emeğinize, yüreğinize sağlık, pırıl pırıl görünüyordunuz.
Bunun yanında bu pırıl pırıl fotoğraflarınıza bakarken içim burkulmuyor da değil; çünkü biliyorum, tıp fakültelerinden özel hastanelere gönderilen çoğu hocanın eksikliği nedeniyle derslerine asistanların girdiği oldu ve YÖK’ün kontenjan çılgınlığı nedeniyle mahşer yeri haline gelmiş amfinde boş yer bulabilmek en büyük sevinçlerindendi. O güzelim mezuniyet karelerine tek bir kadavra görmeden, fleksör kasların tendonlarına, A. Carotis İnterna’ya, mitral kapakçığa,… dokunmadan girenleriniz oldu, biliyorum… Bunun yanında “daha şanslı” olup da don giydirilmiş kadavradan (!) anatomi öğrenenleriniz de oldu, biliyorum…
Stajlarınızda ve intörnlük döneminizde hastanenin her türlü angarya işi üzerinize yıkıldı, sağlığınız, güvenliğiniz ve emeğiniz yok sayıldı, şanslı olanlarınız biraz harçlık aldı ve hastanenin yemeğinden faydalanabildi; biliyorum…
Tıpta Uzmanlık Sınavı kitaplarından neye yaradığını bilmediğin, klinik bilgi ve becerilerini geliştirmekten çok uzak onca “bilgi”yi ezberlerken sen gece gündüz, kimi cemaat/tarikat mensubu sınıf arkadaşlarının kıllarını kıpırdatmadan sınav sorularını elde edip senin hedeflediğin bölümlerde uzmanlaşacağını bilmenin azim kırıcılığını biliyorum…
Mecburi hizmette dımdızlak kaldığında, eğitim hayatında edindiğin klinik bilgi ve becerilerinin mevcut sağlık ortamı için ne denli yetersiz kaldığını anladığında düşen omuzlarını, 24 saatte 498 hasta bakmış bir meslektaşın olarak çok iyi biliyorum… Kızgınım hocalarımıza, sana olduğu gibi bana da kimse anlatmamıştı detaylı fizik muayenenin inceliklerini işlediğimiz derslerde gerçek hayatta bir hastaya 2 dakikadan fazla zaman ayıramayacağımızı… Biliyorum nasıl lanet edeceğini…
Yetersiz süre ve koşullarda yüzlerce derde deva olmak için aç ve uykusuz kaldığın gecenin 4’ü vaktinde, bir haftadır süren burun akıntısı şikayetiyle acil servise başvuran hastana senden “bekletilen” güler yüzü gösteremediğin için kafana yediğin yumrukların nereni acıttığını bilememe halini çok iyi bilirim. Öyledir, vurulan yer acımaz, edilen küfür duyulmaz; hepsi onuruna, emeğine, şevkine iner bir bir…
Her şeye rağmen, sağlık güvencesi olmadığı, Genel Sağlık Sigortası prim borcu olduğu ve katkı payını ödeyemediği için muayene etsen de tedavi edemeyeceğin hastanın ve annesinin yüzüne nasıl bakamadığını, “şu an yer yarılsa da hep beraber içine girsek” dileyeceğini çok iyi biliyorum.
Nöbetlerini ayarlayamadığın için ya da geçici görevle bilmem nereye gönderildiğin için ameliyat olan annenin yanında olamama halini, annene bakan meslektaşlarınla telefonda konuşurken yaşayacağın eziklik duygusunu çok iyi bilirim.
İktidar partisinin bilmem ne kolundan yükseltilmiş başhekimin, müdürün, CEO’nun tepene binmesine, yazdığın her adli rapora maydanoz olmaya yeltenen kolluk kuvvetlerine karşı vereceğin mesleki bağımsızlık mücadelesiyle dalga geçen gözlere içinden ne küfürler edeceğini, ama bir yandan da 10 yıl sonra onlardan biri gibi kayboluverme korkusunu derinden hissedeceğini çok iyi bilirim.
Bu yazı daha çok uzar. İyisi mi bu bildiklerimi burada kesip, bildiğim başka şeylerden de bahsedeyim. Seninle aynı sorunları farklı şiddetlerde ve şekillerde yaşayan binlerce hekim ve sağlıkçı var bu memlekette. Herkes mesleki bağımsızlık, iş güvencesi, işçi sağlığı ve güvenliği, özlük hakları, gelir sorunları, eğitim yetersizliği, idari baskılar ve ne yazık ki en çok da şiddet ile boğuşup duruyor. Ancak sanma ki herkes “ah, vah” deyip bir kenara çekiliyor, sanma ki herkes çakmak çakmak bakan genç gözlerinle alay edenler gibi çürüyor…
Bak bu memlekette bir Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve buna bağlı Tabip Odaları var hemen hemen her ilde/bölgede. Şimdi senin diplomanı senden esirgeyip eline tutuşturdukları geçici mezuniyet belgenin yanına sen bir de Tabip Odası Üyelik Kartını ekle; hemen, hiç vakit kaybetmeden. Derdin hepimizin derdi olsun, kolektif mücadelemizde senin de emeğin, tuzun olsun.
Bak başka kimsemiz yok, cenazelerimize bile silahlı korumalarla terör estirerek geliyorlar; bizse tabutumuza el veriyoruz, bu cinayetlerin, bu şiddetin hesabını soruyoruz. TTB şöyleydi, böyleydi diye sövenlere kulaklarını tıka; az önce saydığımız “gerçek” sorunların hepsini dert eden ve hepsiyle mücadele eden Türk Tabipleri Birliği’nden başkası, ötesi yok bu ülkede. Hep geveleyenler olur “TTB siyaset yapıyor” diye; “gerçek” sorunlarla boğuşmak, mesleki bağımsızlığımız, daha iyi bir sağlık ortamı, halkın sağlığı, ülkemizde, bölgemizde ve tüm dünyada koşulsuz barış, amasız/acabasız insan hakları için mücadele etmek siyaset yapmaksa, evet, memlekette bizden duru siyasetçi olmadığını gururla söyleyebilirim kardeşim…
Gel sen de, hemen, bu gönüllü ve onurlu beyaz orduya el ver; kendin, mesleğin ve halkın sağlık hakkı için… Haydi, bekliyoruz seni, senden taşan enerjinle gel genç kardeşim; lazımsın…

kaynak: Ileri Haber

ANTALYA TABİP ODASI THM KOROSU ALANYA KONSERİ

Sağlık Çalışanları, Alanya’da türkülerle buluştu.

Şef Erhan Akın yönetimindeki Antalya Tabip Odası THM korosu, sağlık çalışanları ile buluşma ve dayanışma etkinliği kapsamında, Antalya ilçeleri turne etkinliğine ,Alanya’dan başladı.13/6/2015 tarihinde Alanya Kültür Merkezi’nde gerçekleşen ilk konser sonrası, izleyiciler son derece memnun olduklarını ilettiler. Antalya Tabip Odası başkanı Prof. Dr. Ertan Yılmaz, turne etkinliğinin diğer ilçelerle devam edeceğini belirtti.